Spartacus’un Solculugu

“tarihin bilinen ilk devrimcisi, proletarya sınıfının temsilcisi” Marxist.com

Spartacus: Blood and Sand dizisi 2. sezon 2. bölümünde bir sahne var; Spartacüs ve arkadaşları bir villayı ele geçirip köleleri özgür bırakır fakat köleler arasından özellikle bir tanesi (baş köle) bu durumdan memnun değildir, eskiden itibarlı bir konumu olduğunu söyler ve Spartacus’ün ordusuna katılmaya gönüllü olmadığını gösterir, hatta ilk fırsatta Spartacus’ü öldürmeye çalışır. Spartacus buna rağmen onu affeder ve dilediği yoldan gitmesini söyler. Yani ona bir seçme hakkı verir. Mutlaka “çoğunluğun iyiliği” için savaşacaksın diye bir zorlamada bulunmaz. Özgür iradenle istediğin yoldan gitmekte serbestsin der.

Hangi Marxist devrimci bu hakkı verir? Sosyalist bir devrimde devrimin dışında yaşama şansınız var mı? Ben sosyalist bir dünya görüşüne katılmıyorum deyip sizin gibi düşünen insanlarla ufak kapitalist bir toplum olarak yaşama şansınız var mı? Toplumun iyiliğine karşı çıkmadığınız halde o amaçla da çalışmam diyebilir misiniz?

Öte yandan Roma’daki sınıf sistemiyle Sovyet tarzı bir (sözde olmayan) sınıf sistemini karşılaştırmak da yararlı olabilir. Bir yanda doğum ve evlilik yoluyla hayattaki mevkinizin belirlendiği Roma’daki düzen öbür yanda partiye bağlılık (sadece sizinki yeterli değil, ailenizin de bağlı olması lazım) yoluyla mevki elde edinilen Sovyet düzeni. Roma’da ne kadar yetenekli ve çalışkan olursanız olun eğer asil bir ailenin üyesi değilseniz hayatta ilerlemeniz mümkün değil. Sovyetlerdeki ve diğer bütün sosyalist devletlerdeki düzendeyse başarı şansınız ancak kendinizi üst düzey bürokratlara kabul ettirmeyle mümkün. Bu durumda bile nerede çalışacağınız, nerede yaşayacağınız hep amirlerinizin emir ve onaylarına bağlı kalıyor.

Elbette gerçek Spartacus’ün nasıl biri olduğunu bilemeyiz ama hayalinizdeki Spartacus eğer sahiplerini öldürdüğü köleleri silahla korkutarak ordusuna katmadıysa ona sosyalist deme hakkınız yok.

Foxconn’da Calisanlar Kole Mi?

Radikal - M. Serdar Kuzuloğlu

Modern köleler

Shenzhen’de sadece Foxconn’da, sadece Apple için 230 bin kişi çalışıyor (toplam çalışan sayısı 500 bine yakın). Haftada altı gün, her gün en az 12 saat ve saati sadece 1.2 liraya başka bir deyişle ayda en fazla 345 lira kazanan bu ‘teknoloji çağı köleleri’ iş bitince evine de gidemiyor. Çünkü çoğunun evi yok. Olanlarıysa getir-götürle uğraşmak istemiyorlar. 15 yataklı ranzalarda, demir parmaklıklı camlarda yatıp vardiya saatini bekliyorlar. Parmaklığın sebebi intihar eden işçiler. Dert işçi kaybı da değil, ortaya çıkınca zor durumda kalan Apple’ın halkla ilişkiler departmanı. İntiharı önlemek için camlara parmaklık gerdiler. Nasıl ama?

Türkiye’den hele de İstanbul’dan bakınca günde 12 saat çalışma ve 345 TL maaş garip geliyor değil mi? Aslında gelmemesi lazım, bizim insanlarımızın Foxconn çalışanlarından öyle kat kat daha iyi bir halleri de yok. Mesela bir İngiliz veya Alman işçisiyle de bir Türk işçisinin arasındaki fark bizim işçilerle Çinli işçilerin arasındaki farktan daha fazladır. İngiltere’de saatlik asgari ücret £6.08 (~17 TL), Türkiye’de saatlik asgari ücret 2,82 TL (634,64/225), arada 6 kat fark var. Bu durumda bizim işçilerimiz daha fazla mı köle oluyor?

Foxconn’daki çalışma şartlarıyla ilgili hazırlanan başka bir raporda normal çalışma saatinin ayda 173 olduğu, bunun üzerine 50-100 mesaiye (mesai ücreti belirtilmemiş)zorlandıkları yazıyor, Shenzhen fabrikasında giriş seviyesi maaşı 231 $ (canoe.ca).

Yaşanan intiharlar konusu var bir de; 4 yılda 17 kişi, hepsi de bir firmanın çalışanı, 1 milyon işçisi olan bir firmanın. Yani intihar oranı milyonda 4,25. Çin’deki genel durum ne? 1,3 milyarlık nüfustan her yıl ortalama 287.000 kişi intihar ediyormuş (AFP). Yani milyonda 220 kişi. Foxconn’daki oran ülke ortalamasında 52 kat daha az. 70 milyonluk Türkiye’de 2010 yılında 2933 kişi intihar etmiş (TUİK). Yani milyonda 41. Vatandaşlarımız da Foxconn çalışanlarına göre intihara daha meyilli anlaşılan.

Bütün bunlar işin sadece rakamsal boyutu, kendimize bir de bütün kötü koşullara rağmen bu bir milyon işçinin neden Foxconn’da çalıştığını sormamız lazım. Bu insanların hepsi de aptal olamaz, daha iyi şartlarda iş bulabilselerdi, büyük ihtimal Foxconn’da olmazlardı zaten, yani Foxconn onlar için en iyi imkanı veren firma.

Apple veya Foxconn’u boykot etmek ancak bu işçilerin birçoğunun işini kaybetmesine ve daha kötü şartlarda çalışmasına sebep olur.

Foxconn dahil dünyadaki hiçbir firmanın yöneticisinin zorla işçi çalıştırmaya gücü yok (komünist ülkelerdeki uygulamalar hariç). İşçiler de diğer ekonomik karar vericiler gibi kendileri için en iyi/karlı alternatifi seçer. Bugün batı ülkelerindeki işçi şartlarının kanunlar sayesinde iyileştiği gibi saçma düşünce var. İyileşen şartlar, en basit bir sebep sonuç ilişkisini bile anlamaktan aciz insanların düşündüğü gibi kanunlar sayesinde olsa bugün sosyalist yönetimlerin altındaki ülke işçileri refah içinde olurdu.

Camila Vallejo’nun Pesinden Gitmek

camila_vallejo Şili komünist partisinin gençlik kolları üyesi bu kızla ilgili her hafta bir haber çıkıyor. Güzel olmasa kimsenin muhtemelen ilgi duymayacağı (sol tandanslı New York Times ve Guardian’daki birkaç haber haricinde batı basınında yer almıyor) bu isyancıyla romantik bir hava oluşturulmaya çalışılıyor sanki. Dişi Che.

“Yıllarca Şili gençliği bireysel başarıyı ve tüketimi vurgulayan neo-liberal modelin içinde harcandı. Hep benim, benim, benim. Ötekilere pek fazla bir empati yok” (Camila Vallejo / Guardian)

Empati konusu çok ilginç. Mesela kapitalist bir ülkede komünist olabilirsiniz, sizinle aynı fikirde olanlarla beraber paranız ölçüsünde bir toprak parçası satın alıp “herkesin yeteneği ölçüsünde çalışıp, herkese ihtiyacı ölçüsünde dağıtıldığı” bir hayat da yaşayabilirsiniz. Ama tersine bir komünist ülkede, bırakın kapitalist bir hayat yaşamayı, bunu dile getirme şansınız bile yoktur. Bugün özgürce hemen her düşünceyi okuyup tartışabiliyoruz ama komünist ülkelerde karşıt fikirli bir kitap bulundurmak vatan hainliği ile eş anlamlıydı. Sınırlara yakın bölgelerde sinyal bozucu kuleler vardı, yabancı yayınlar dinlenemesin diye. Bu durumda hangi sistem empatiye daha açık?

Neo-liberalizmin konusunda ise ne olduğu hakkında pek bir bilgim olmadığı için yorum yapamayacağım. Kendine klasik liberal/liberteryen diyen var, liberal diyen var ama ben neo-liberalim diyeni duymadım. Bireysel başarı konusuna gelirsek, öğrendiğim kadarıyla kendisi coğrafya okuyormuş. Şili’deki coğrafya mezunlarının ne yaptığını bilemem o yüzden ülkemizdeki duruma baktım ve görüldüğü kadarıyla okulda öğrendiklerini sadece ıvır zıvır bakanlıklarda çalışarak pratikte kullanabiliyorlar.

“Bölümden mezun olan öğrencilere Coğrafyacı unvanı verilir. Mezunlarımız Maden Tetkik Arama Enstitüsü, Devlet Su İşleri, Köy Hizmetleri, Orman Genel Müdürlüğü, Karayolları, Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, Devlet İstatistik Enstitüsü,Devlet Planlama Teşkilatı vb. gibi resmi kuruluşlar ile Turizm Bakanlığı, Çevre Bakanlığı gibi bakanlıklarda çalışabilmektedir. Mezunlarımız, bölge planlama çalışmalarında ve belediyelerin planlama faaliyetlerinde görev yapabilmektedirler” (İstanbul Üni)

Hemen hepsi sadece sosyalist ülkelerde olabilecek, serbest piyasanın olduğu ülkelerde ayak bağı olmaktan öteye gitmeyen departmanlar.

Tabi coğrafya bölümü kariyer için değil de zevk için, coğrafya konularını sevdiği için okuyanlara bir sözüm olamaz. En azından mezun olduktan sonra atama istiyoruz diye ağlamadıkları sürece. Camila’nın okuduğu bölümü dikkate almamın sebebi, birçok öğrencinin serbest piyasanın talep etmediği bölümleri hem kazanmanın hem de okumanın kolay olması nedeniyle seçip, mezun olduktan sonra işsiz kalınca sürekli bir devrim hayaliyle yaşamalarından. “Bedava” eğitim, ahlaki sorunları bir yana (bireysel bir yatırımı başkalarının finanse etmesini istemek), yapısal verimsizliği de getirir.

Bedava sirke baldan tatlıdır

Doğrudan doğruya eğitim ücreti öğrencinin cebinden çıkmadığından dolayı ne okul ve bölüm seçiminde yeterli araştırma yapılıyor ne de seçilen bölümü zamanında bitirmeye gayret ediliyor. Kaldı ki üniversite mezunu olmanın pratik bir fayda sağladığı mesleklerin sayısı çok da fazla değil. İş hayatında fayda sağlamayacak bir bölümü okumak için niçin bir insan hayatının dört yılını ziyan etsin? Bazı insanlar için buna dört yıllık lise dönemini de katabiliriz.

Not: Şili’de kar amaçlı özel üniversite kurulmasına 1981’de izin verilmiş ve devlet desteği kademeli olarak azaltılmış. Ancak 1981 öncesi sekiz devlet üniversitesinde 150binden az öğrenci okuyorken bu sayı bugün yarısından fazlası özelde olmak üzere 1.1 milyona çıkmış(NYTimes – Aynı makalede açlık grevinde bulunan bir öğrencinin psikoloji okumak isteyip maliyetinden dolayı okuyamadığı da yazıyor).

Not2: Şili, Güney Amerika ülkeleri arasında kişi başına gelir oranının en yüksek olduğu yer.

Üniversite eğitiminin amacı kariyer değildir

Bazıları diyor ki üniversite eğitiminin temel amacı bilim ve felsefe olmalıymış. Sayısalcılar bilim insanı, sözelciler filozof olacak. Tabi bunlardan biraz ödün verilerek mühendislik gibi teknik konuların da az da olsa öğretilmesi iyi olabilir. Bu görüş devlet kontrolündeki eğitim sisteminin bozuk olmasının belki de en büyük nedeni. Rekabet olmadığı için kalitenin sürekli düştüğü okullardan pratik bir yarar sağlayamadan mezun olan öğrenciler işsiz kalıyor, bu memnuniyetsizlikle de saldırganlaşıp devrim hayalleri kurmaya başlıyorlar. Halbuki piyasa kurallarının işlediği bir eğitim düzeninde hem verimlilik artar / birim maliyetler düşer (verilen eğitime oranla), hem de mezun olduktan sonra hayata daha hazırlıklı girilir. Böyle bir düzende bilimin feda edileceğini düşünmek de saçmalık olur, çünkü teknoloji üretmek için bilim yapmak gerekiyor. Bugün dünyanın en pahalı üniversiteleri ABD’de ama en çok bilimsel buluş ve teknolojik yenilik de bu üniversitelerden geliyor.

Ama Hangi Liberalizm

Eskiden kendimi liberal olarak görürdüm çünkü o zamanlarda liberalizmden anladığım, sınırlı devlet yapısını, serbest piyasayı (devletin sadece dolandırıcılık ve sözleşmeye aykırılık durumlarında müdahale ettiği), başkalarına fiziksel olarak zarar verilmediği müddetçe sınırsız özgürlüklere sahip olmayı savunan bir sistemdi. Kısaca devletle birey arasındaki ilişkide, birey başkalarının özgürlüğüne müdahale etmediği (eleştirebilir ama fiziksel olarak engelleyemez) sürece hem ekonomik hem de sosyal açıdan her istediğini yapma özgürlüğüne sahip olması gerektiği. Bu görüşe uygun olarak da bence bir liberalin muhafazakar, dindar veya ateist olmasında herhangi bir sakınca yok; bir liberalin başkalarının bazı eylemlerini tasvip etmeyebilir hatta iğrenç bulabilir ama bu eylemin yasaklanmasını istemediği sürece liberalliğinden bir şey kaybetmez.

Zamanla internet kullanımın yaygınlaşması, İngilizce bilenlerin sayısının artması ve siyasi koşullar sayesinde Türkiye’de kendini liberal olarak tanımlayanların sayısı arttı. Bunların bir kısmı liberalizmi ABD’de kullanıldığı haliyle (sosyal konularda özgürlükleri savunmakla beraber fırsat eşitliği(!) adına müdahaleci devletten yana) kullanmaya başladı, bir kısmı aslında liberal olmadığı halde belirli bazı özgürlük alanlarını savunmak amacıyla (Kürtler için kültürel özgürlükler, dini özgürlükler vs.) liberal maskesi altına saklandı. Tabi ülkedeki liberal sayısı arttıkça bilgi kirliliğe de arttı. Bazı liberaller özellikle son dönemdeki ekonomik krizden sonra serbest piyasaya saldırmaya başladı; kapitalizmin vahşi bir sistem olduğu, serbest piyasa ekonomisinin çöktüğü vs. Bazı liberaller de devletin en temel görevi (varlık sebebi) olan yaşam hakkını korumayı (başkalarının yaşam hakkına müdahale eden bu haktan vazgeçer) göz ardı edip PKK’ya karşı yapılan meşru operasyonlara karşı ateş püskürmeye başladı. Askeriyenin siyasete karışmasına (bence tehdit etmedikleri sürece kişisel görüş bildirmelerinde bir sakınca olmamalı), harcamalarına veya zorunlu askerliğe karşı çıkmak başka bir şey işini yaptıkları için eleştirmek başka bir şey. Ulusalcı olmayan herkesin liberal olduğu düşüncesi var sanki.

Sonuç olarak liberalizm kavramı öyle karman çorman bir hale geldi ki bu kavramdan kimin ne anladığını bilmek mümkün değil. Belki de bunun sebebi bu konuların Türkiye’de yeni yeni tartışılmaya başlanması, ne de olsa daha beş on sene önce liberal tanımlaması küfür olarak kullanılıyordu.

Ben artık kendimi liberteryen olarak görüyorum. Bu kavram da sulandırılmadığı sürece.

Serap Sehir–Bluebeam Projesi


Facebook paylaşımlarında yukarıdaki komplovari video ile karşılaştım. Videoyu Youtube’da şu ana kadar 1.597.819 kişi izlemiş. İddia şu ki ABD silahlı kuvvetlerinin (+/NASA) bir yeni çağ dini kurmak amacıyla geliştirdikleri Bluebeam (MaviIşın) adlı bir projesi var. Projenin ayrıntılarına girmeye gerek yok fakat bu proje sayesinde ABD’nin dünyanın herhangi bir yerinde yapay deprem ve seller oluşturabildiği, hologramlar, sonik seslendirmeler ve hipnoz ile insanları kontrol altına alabiliyormuş.
Bütün bunlar komplo teorisi meraklılarına inandırıcı geliyor. Ekonomik gücün askeri güç sayesinde elde edildiğini ve bu yüzden batının gelişmiş bizimse hala gelişmekte olan bir ülke olduğumuzu  düşünenler için komplo teorilerinin değeri ekonomik teorilerden çok daha fazla.
Gelelim yukarıdaki görüntülere; benim ilk dikkatimi çeken olan videoda karşılaştırma yapılmaması. Sunulan iddia gerçek olsa ve ben çekmiş olsam  sisin kalkması için birkaç saat bekleyip mekanın sisli ve sissiz halini karşılaştırmalı olarak gösterirdim. Sonuçta görüntüdeki ada ve tepeler gerçekten bir serapsa sissiz bir ortamda orada bulunmamaları gerekir.
Olayın Çin’in Huangshan şehrinde geçtiği iddia ediliyor. Şehri Çin’e gitmeden de Google Earth sayesinde görebildiğimize göre  bir bakalım nasıl bir yermiş:
image
Serap olduğu iddia edilen ada tam karşımızda.

Bu resimde ise videonun çekildiği yer ikinci köprü.
Meraklısı için koordinatlar:
29°42'23.33"K 118°19'11.48"D

Garanti Bankası Şubeye Gitme Zorunluluğu

Garanti Bankası müşterisiyim ve şubat ayından beri İngiltere’de yaşıyorum. Buraya gelmeden önce bankacılık işlemlerimi internet üzerinden sorunsuz bir şekilde yürütebilmek amacıyla cep telefonuma cep şifrematik yükledim. Geçen haftaya kadar da para transferleri, yatırım işlemleri, kart ödemeleri vs. gibi tüm işlemlerimi rahatlıkla yapabiliyordum. Ancak sonradan telefonumda bir sorun çıktı ve format atmak zorunda kaldım. Bu durumda şifrematiğim de silinmiş oldu. Cep şifrematiğiniz aktif olduktan sonra AloGaranti ve Internet bankacılığı için tüm işlemlerinizde sadece onu kullanabiliyorsunuz. İnternet bankacılığındaki “şifremi unuttum” adımı hiç bir işe yaramıyor, size sadece yeni bir parola gönderiyor ve şifrematiğinizde oluşturulan şifrenizi kullanmanız gerektiği uyarısı geliyor. İnternet bankacılığı için anlaşılır bir durum olabilir ama AloGaranti’de müşteri temsilcisine ulaşmak için de şifre gerekiyormuş. Zaten bir gün sonra Türkiye’ye gidecektim o yüzden fazla kurcalamadım. Birkaç gün sonra Garanti şubesine günlük EFT limitimin arttırılması ve şifrematikle ilgili sorunum için gittim. Yeni bir şifrematik yükleyebilmem için eskisine bloke koydular ve bende AloGaranti’den eski şifrematiğimle ilgili kaydın silinerek internet hesabıma standart tek kullanımlık sms yoluyla girilebilmesi için gerekli işlemleri yaptırttım. Bütün bunlar süresince hesaplarımla ilgili herhangi bir kullanım kısıtlamasından da kesinlikle bahsedilmedi.

Herhangi bir aksilik çıkacağı hiç aklıma gelmedi zaten hemen ertesi günü de İngiltere’ye döndüm. İngiltere’ye döndükten bir gün sonra hisse alım satım için internet şubesine girdim fakat hisse senedi işlemlerine tıkladığımda aşağıdaki uyarıyla karşılaştım.

image

Bir hafta öncesine kadar sorunsuz olarak kullandığım yatırım hesabım internet işlemlerine kapatılmıştı. Üstelik sadece yatırım hesabım da değil;

image

image

Para transferleri ve kredi kart işlemlerim de kapatılmış ve şubeye gitmem gerektiği yazıyor.

AloGaranti’yi aradım, oradan şubemle temasa geçmem gerektiği söylendi, şubemi aradığımdaysa (dakikalarca telefonda bekledikten sonra) uzaktan böyle bir işlem yapamayacaklarını, bizzat benim gelmem gerektiğini söylediler. Her ne kadar yurtdışında olduğum için bunu yapamayacağımı söyledimse de fayda etmedi.

Konuyla ilgili Garanti haklı müşteri hattına da yazdım, onlardan gelen cevapsa şu şekilde oldu:

Internet işlemleriniz kontrol edildiğinde hesaplarınız için internet üzerinden işlem yapma ve görüntüleme yetkiniz olmadığı tespit edilmiştir.
 
Internet Şubenizde hesap görüntüleyebilmeniz  ve işlem yapmanız için urun tanımlamanızın yapılmış olması gerekmektedir.Güvenliğiniz nedeni ile he sabinizin bağlı bulunduğu şubenizden tanımlama yaptırabilirsiniz.
Şubemize telefon veya faks ile ulaşabilirsiniz.

Bu mesaj üzerine şubemi tekrar aradım ancak sonuç yine değişmedi. Haklı müşteri hattına tekrar bir mesaj daha gönderdim, yanıt gelmeyince bu sefer sikayetvar.com a yazdım, orada da ilginç bir şekilde “Müşterimize konu hakkında email ile detaylı bilgilendirme yapılmıştır.” deniliyor ve buna uygun olarak da bana sorulmaksızın sikayetvar.com da hemen şikayeti sonuçlandırmış.

Bilginin Sığılaşması

COMICS + INFORMATION DESIGN
(Uludağ Üniversitesi) Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay da, Türk modernleşme tarihinde öğretmenlerin ayrı bir önemi bulunduğunu anımsatarak, öğretici ve öğrenici kavramları üzerinde durdu. Günümüz kültürünün paradoksal bir yanı bulunduğunu savunan Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay, teknoloji ilerledikçe bilginin sığlaştığını ifade ederek, kültürün en önemli öğelerinden biri olan dilin de körelmeye yüz tuttuğuna dikkat çekti. (olay)
Bilginin sığılaştığı iddiası kendi başına hiç bir anlamı olmayan "sığ", boş bir ifade. Ne yani, yazı yazabilme imkanının toplumun en zengin ve en eğitimli kişilerine has olduğu 200-300 yıl önceki dönemlerde toplumun geneli bilgi açısından daha iyi bir durumda mıydı? Öte yandan bu iddiayla ilgili konuşacaksak eğer, ilk önce insanların 6 yaşından 20 yaşına kadar devletin zorunlu eğitiminden geçtiği halde neden bu durumda olduğumuza bakmalıyız. Çocuklarımızın hayatlarının büyük bir bölümünü yararlı birşeyler öğrenebilmek yerine neden devletin hizmetinde geçirmek zorunda bırakıldığını tartışmalıyız.
Günümüzdeki bilgiyi paylaşabilme imkanları ve okuma yazma oranlarını geçmişle karşılaştırmak başlı başına bir absürdlüktür zaten.

Tecavüz Enflasyonu

FatmagülBugünkü Milliyet’te Can Dündar’ın günlerdir medyanın verdiği gazla birlikte yazılı ortamın bir numaralı konusu haline gelen Fatmagül’ün tecavüzü hakkında çok güzel bir yazı vardı.
...Tecavüzün, hem tecavüze uğrayan kadının hem de tecavüzcüsünün hayatında açtığı yaraları işleyen bir eser bu...
Fakat dizinin tanıtımında tecavüz sahnesi öyle abartıldı ki, bu kampanya, başlı başına bir yaraya dönüştü.
Haftalardır “Beren nerede tecavüze uğrayacak”, “Tecavüz heyetinde kimler yer alacak”, “Tecavüze uğrayacağı kumsalda ne önlem alındı”, “Beren nasıl hazırlandı”, “O mu yoksa Hülya mı daha iyi tecavüze uğradı” haberleriyle o “büyük an”a hazırlandık.
Nihayet tecavüz gecesi gözümüzü ekrana dayayıp Fatmagül’ün ırzına geçilişini cümbür cemaat izledik.
Ve eserin amacının tamamen zıddına olarak elbirliğiyle bu sahneyi bir “toplu tecavüz seyirliği” haline getirdik....
Asıl ilginç olansa ana sayfada Can Dündar’ın yazısının hemen altında yer alan bağlantı.
Konuyla ilgili güzel bir yazı da
Geceleriesen blogundan (uyarı:küfürden rahatsız oluyorsanız bağlantıyı açmayın):
T.v. de bir tecavüz sahnesi dönecek, gazeteler bize müjde verir gibi, fatmagül tecavüzü ballandıra ballandıra anlatıyor, insanlar merakla tecavüzü bekliyor. ma ülke toplaşmışız, fatmügül e nasıl tecavüz edecekler heyecanla bekliyoruz, twitter trending topicse 1. sıradan giriş yapıyor fatmagül e tecavüz edilmesi. Dizi mizi, konu monu hikaye, herkes bir şeyi merak ediyor, fatmagülü nasıl sikecek dört kişi, hem de fatmagül istemediği halde.

20 Yilda Gelen Olaganustu Degisim

Üstteki resim 1990 yılındaki Şangay, alttaki ise 2010 daki hali. (kaynak)
Sosyalistler, kendi sistemlerinin uygulandığı ülkelerdeki berbat yaşam koşullarını yeteri kadar sosyalizmin olmamasına bağlıyor, ona karşılık kapitalizmin yarım yamalak bile olsa uygulandığı ülkelerin durumu da ortada.
İlgili:
İki Kore arasındaki fark

Fazla Yolcuya Ceza

istanbul_minibusBaşlığa dikkat!!
Dolmuş ve minibüse binenlere kötü haber
Bazı hatlarda otobüs yerine minibüs kullanmak daha avantajlı oluyor (daha sık geçmeleri ve daha az kalabalık olmaları gibi nedenlerden). Ben de ara sıra minibüse binen biri olarak hangi kötü haberle karşılaşacağımı merak ettim ve bağlantıya tıkladım. Ama sonuçta Milliyet gazetesinin alışılagelen başlık ve içerik tezatlı haberlerinden biriyle karşılaşmış oldum sadece.

Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu (TŞOF) Başkanı Fevzi Apaydın, otobüsler, metrobüsler ve metrolarda yüzlerce kişinin ayakta yolcu olarak alındığını belirterek, “Ancak yasa hepsine çıkmasına rağmen bunlara uygulanmıyor. Onun için çıkan kanun adil olmalı, bu ceza kaldırılmalıdır” dedi.

Fevzi Apaydın, yaptığı yazılı açıklamada, dolmuş sürücülerinin, özellikle yolcuların yoğun olduğu saatlerde ayakta yolcu aldığını, öte yandan şoförler almak istemese bile yolcuların zorla araçlara bindiğini belirtti.

Cezaların adil ve eşit olması gerektiğini ifade eden Apaydın, “Bugün otobüsler, metrobüsler ve metrolarda yüzlerce kişi ayakta yolcu olarak alınmaktadır. Ancak yasa hepsine çıkmasına rağmen bunlara uygulanmıyor. Onun için çıkan kanun adil olmalı, bu ceza kaldırılmalıdır” dedi.
Bu yasakla ilgili bana en garip durum aslında halkın bununla ilgili tepkisi. Mesela tıklım tıklım olan bir otobüse bir yolcu biniyor, birkaç durak sonra muavin yeni yolcu binebilmesi için ön taraftaki yolcuların biraz arkaya gitmesi yönünde bir uyarı yapıyor, ve az önceki yolcumuz bu uyarıya kızıp muavini azarlamaya başlıyor (bazen yeni binmeye çalışan yolcuları da), niçin otobüs bu kadar doluyken hala yolcu alıyorsunuz diye. 2 durak önce neredeydin o zaman? Madem doluluktan şikayet ediyorsun, en başta otobüsün dolmasına niye sebep oluyorsun?
Ayakta yolcu alma yasağı sadece ilk durakta binen yolcular için yararlı, onların haricinde hiç kimseye bir yararı yok. Zorunda olmadıktan sonra dolu otobüs/minibüse binilmek istenmez zaten, yakın bir sürede boş gelemeyeceği düşünüldüğü için doluya biniliyor.

Amazon Contextual Product Ads